Karlar Düşer....


İstanbul'da kar...

-----
Karlar düşer, düşer, düşer, ağlarım...

Yollar saatlerce tuzlanmadı!
Bu yüzden 2010 KÜLTÜR BAŞKENTİ diye kasım kasım kasıldıkları İstanbul'un ana yolları dahi kilitlendi!

*Al sana 2010 Kültür Başkenti, güle güle kasıl!

mim-len-dim!


Sünter'im beni mimlemiş.

Mim Kuralları:
*Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz.
("Ortaya bıraktım, isteyen alsın." demiyorsunuz.)
Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
*Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

Mim soruları şöyle:
1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)

1. * Dokunulmazlık nedir?
* Avrupa'da dokunulmazlık
Suçlular, bulunduğu konum ne olursa olsun, yargılanmalıdırlar.
Halkı temsil eden YÜCE Meclis'in, temizliği için öncelikli şart budur.
Ben; pkk'lının, katil'in, hırsız'ın olduğu bir meclis tarafından yönetilmeyi ülkeme, ülke insanıma hakaret olarak görüyorum.

2. Kaldırılmalı. Seçim barajı kaldırılmadıkça, meclise giremeyeceği düşünüldüğü için, samimi ve temiz partiler meclis dışında kalacaklardır.

3. Bir adayda herşeyden önce; vatan sevgisi, dürüstlük, çalışkanlık, bilgi, kültür ve zeka aranmalı... gerisi teferruat...

4. Yargı daima tam bağımsız olmalıdır. Yaşadığımız şu günlerde ne yazık ki yargımız bağımlıdır...

5. Hiçbir şey öğrenmeyi istemezdim, herşey ortada... Yalnızca, güzel günler göreceğimize inanmak istiyorum...


Ben de; istanbulunbitleri , coffee ve ayci'yı mimledim.

AHA...

Bekir Coşkun yazdı..

07.01.2010 15:31

AHA (Arınç Haber Ajansı), suikast soruşturmasıyla ilgili neler oluyorsa, her gün ayaküstü bildiriyor size...
Medyanın haber masaları; AA, ANKA, İHA gibi ajansların yanında AHA’ya (Arınç Haber Ajansı) bültenlerinde peşin yer ayırıyorlar sabahları.
Çünkü illa ki konuşacak AHA...
(.........)
Dün için “konuşmaz” dedim.
Arkadaşlar “Ama yer ayırdık” dediler.
Ben “Daha yeni konuştu” derken, haber ulaştı:
“AHA geldi...”

Son olarak aşçı ile kepçesinin ele geçirilmiş olması...
Muhalefetin kozmik odada patates arandığı iddiası...
Zaten suikastçının da suikast planını kuru kuru yemektense yanına şişe suyu istemesiyle ortaya çıkan bir suikast mönüsüne, Arınç tatlıları da ekledi:
“Çikolata...” Dünkü AHA‘ya göre; soruşturmayı yürüten hâkim ile savcıya gönderilen mermileri muhalefet inkâr edip onlara “çikolata” diyesiymiş...

Eminim tüm bunları yiyen vardır.
Oysa; tüm bu kepazeliğe dönen açılımlardan, işsizlikten, yoksulluktan, dinlemelerden, zenginleştirilen yandaşlardan, toplumda yaratılan korkudan, ucu gözüken faşizmden sonra, AKP’nin
seçim kazanması aslında olanaksız...
O zaman bir çare lazım...
İşte; “kurşunlar, suikastlar, darbe tehditleri arasında, yapacaktık yaptırmadılar” diye ağlamak, siyasette her zaman iyi bir çaredir...
Bence iyi izleyin AHA‘yı...
Hele bir de askeri çileden çıkartıp muhtıra-müdahale derken “mağduru” oynayarak bir baskın seçime giderlerse, alın size...
Aha...

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=199057&cat=140&dt=2010/01/07

la vie en rose

"hayat toz pembe bebegim, al beni kollarina" ***





des yeux qui font baisser les miens,
un rire qui se perd sur sa bouche,
voilà le portrait sans retouches
de l'homme auquel j'appartiens.
quand il me prend dans ses bras
il me parle tout bas,
je vois la vie en rose.
il me dit des mots d'amour,
des mots de tous les jours,
et ça me fait quelque chose.
il est entré dans mon coeur
une part de bonheur
dont je connais la cause.
c'est lui pour moi.
moi pour lui
dans la vie,
il me l'a dit, l'a juré pour la vie.
et dès que je l'aperçois
alors je sens en moi
mon coeur qui bat
des nuits d'amour à ne plus en finir
un grand bonheur qui prend sa place
des ennuis, des chagrins, des phases
heureux, heureux à en mourir.
quand il me prend dans ses bras
il me parle tout bas, je vois la vie en rose. il me dit des mots d'amour,
des mots de tous les jours,
et ça me fait quelque chose.
il est entré dans mon coeur
une part de bonheur
dont je connais la cause.
c'est toi pour moi.
moi pour toi
dans la vie,
il me l'a dit, l'a juré pour la vie.
et dès que je l'aperçois
alors je sens en moi
mon coeur qui bat

Türkçesi:

bakışlarımı düşüren gözler,
dudaklarında kaybolan o gülüş,
işte su katılmamış portresi
ait olduğum adamın.
kollarına aldığında beni,
sessizce bir şeyler fısıldadığında,
ah ne denli pembe görüyorum hayatı.
aşk sözcükleri söylüyor bana,
her zamankinden,
ve bir şeyler oluyor sonra bana.
giriverdi işte kalbime
mutluluğumun ortağı
sebebini bildiğim.
benimsin sen dedi.
bense onun,
yaşam boyu,
söyledi bunu bana, hatta yeminler etti hayatı üstüne.
ve onu gördüğüm ilk andan bu yana
hissediyorum
deli gibi çarpan bu yüreği
hiç bitmeyen aşk gecelerini
yerini bulan yüce bir mutluluk
sorunlar, yaslar, evreler.
mutlu yine de, ölümüne mutlu.
kollarına aldığında beni,
sessizce bir şeyler fısıldadığında,
ah ne denli pembe görüyorum hayatı.
aşk sözcükleri söylüyor bana,
her zamankinden,
ve bir şeyler oluyor sonra bana.
giriverdi işte kalbime
mutluluğumun ortağı
sebebini bildiğim.
benimsin sen dedi.
bense onun,
yaşam boyu,
söyledi bunu bana, hayatı üstüne yeminler etti.
ve onu gördüğüm ilk andan bu yana
hissediyorum
deli gibi çarpan bu yüreği.
çeviri: soulprocessed(ekşi sözlük)

Dip not:
*** toz pembe mi? sanırım bu rengi uzun süredir görmedik... ;)

...


Aralık 2009
Aydın Boysan

Türkiye'den mektuplar -

Fatih Altaylı'nın 10.12.2009 tarihli yazısıdır.
Öncelikle, kendisini zerre kadar sevmediğimi belirtmek isterim.
Fakat, bu yazıyı bir okuru yazmış ve oldukça etkileyici bir yazı.


Türkiye'den mektuplar -
Fatih Altaylı

Bugün bu köşeyi, bu ülkenin çilesini çeken, derdini yüklenen insanlarına bırakıyorum.
Onların mektuplarına. Okuyan herkes ders alsın, ibret alsın diye.

Bu mektup bir Kürt yurttaşımızdan

MERHABA Sayın Altaylı,
Ben Doğu Anadolu'dan, Bingöl'den yazıyorum size.
41 yaşındayım ve kamuda çalışıyorum. Zaza'yım ama bizim coğrafyamızda Zaza-Kürt ayrımı bilinmediği için Kürt vatandaşıyım.
Ben de her Kürt gibi uzun zaman gayet iyi bir Kürt milliyetçisiydim.
Doğal olarak zamanla evlendik, çoluk çocuk sahibi olduk, devlet kurumlarında göreve başladık, olgunlaştık. ...Bölgemizde 90'lı yıllarda çok zor günler geçirdik. Öyle ki, görevimiz nedeniyle sabah evden çıkarken akşam nasıl döneceğimiz meçhuldü. Herkeste bir karamsarlık, bugün nasıl bir haber gelir, nasıl bir felaket yaşanır, ne olaylar olur endişesi vardı.
Her gün yol kesmeler, araç yakmalar, insanları katletmeler ve bütün bunlardan memnun olan insanlar...
Ve bütün bunları yapanlar, Kürt halkının haklarını savunanlardı sözde. Oysa ben bir Kürt olarak kimseye "Silahını al, dağa çık, beni savun" dememiş, kimseye bir vekâlet vermemiştim. Ben bir Kürt vatandaşı olarak devletin kurumunda çalışıyorum, maaş alıyorum. Devletten aldığım maaşla ailemi geçindiriyorum, çocuklarımı büyütüyorum, iyi bir gelecek sunmaya çalışıyorum.
Bana bugüne kadar "Sen Kürt vatandaşısın, hastaneye gelme, bankaya gelme, belediyeye gelme, çocuklarını bizim okulumuza gönderme" diyen olmadı. Ya da Kürt olduğum için hiç horlanmadım. Bu benimle de sınırlı bir durum değil, genel bir durum.
Ama anlamadığım, ben Kürt olmamdan ötürü bir sıkıntı çekmezken neden birileri benim hakkım için ortaya çıkıyor?
Son günlerde ülkemizde yaşananlar, neredeyse Kürt kimliğinden nefret etmeme sebep oluyor. Çünkü ben, hak diye hayatının baharında bir genç kızın yakılmasını hazmedemiyorum. Ben, hak diye belediye otobüsünü yakıp, ertesi gün belediye otobüsünü kullanan zihniyeti anlayamıyorum. Ben, hak diye bankalara saldırıp, ertesi gün o bankaya gidip işlem yapan zihniyeti anlayamıyorum. Anlamıyorum, anlamak da istemiyorum.
Ben, hak deyip fakir fukaranın evladını şehit eden zihniyeti, amacımız bölünmek değil, devlet kurmak değil deyip Türk bayrağına saldıran zihniyeti anlamak istemiyorum.
Ben bugün Tokat'ta şehit edilen evlatlarımızın, Mehmetçiklerimizin cenazelerinde atılan sloganların dolaylı da olsa muhatabı olmak istemiyorum. Ben kimsenin benim hakkımı savunmasını, kimliğim için mücadele etmesini de istemiyorum.
Ve biliyorum ki, benim bu düşüncemi taşıyan milyonlarca Kürt vatandaşı var. Onlar da her akşam benim gibi başlarını yastığa koydukları zaman bu duygularla debelenip duruyorlar.
Sayın Altaylı diyeceksiniz ki, "İyi de kardeşim bunları bana niye yazıyorsun?"
Size bir şey söyleyeyim.
Ben bir Kürt olarak, sözde benim haklarımı savunmak için ortaya çıkanların ve sözde bizden olanların yürüttükleri olumsuz politikalar ve yaptıkları vicdanlara sığmaz davranışlar nedeniyle kendi çocuklarımın geleceğinden endişe ediyorum, biliyor musunuz?
Ben bugün Tokat'ta şehit düşen askerlerimizle ilgili haberlerinizi okurken mensubu olduğum kimlik adına derin utanç duydum. Boğazım düğüm düğüm oldu. Kendi oğlumu ve kızımı düşündüm ve bir kez daha utandım.
Ben, kimsenin bizim hakkımızı savunmasını istemiyorum.
Ben, aklıselim her Kürt vatandaşın bunu haykırmasını istiyorum.
Umarım sizi rahatsız etmemişimdir. İçimden geldi yazdım.
Katlandığınız için teşekkür ederim.
Esen kalın...

"Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ, çam süsleme geleneğinin İsa'nın doğuşu ile ilgisi bulunmadığını belirterek "Türklerden yayıldı" dedi"


Hristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır.

Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.

Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim
bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.

Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor.

Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.

İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar.

Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.

Bayramın adı NARDUGAN
(nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş.

Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar.

DualarıTanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar,dalları na bantlar bağlayarak o yıl için dilekler
diliyorlar Tanrıdan.

Bu bayram için,evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.

Yaşlılar,büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.

Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır,uğur gelirmiş.

Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.
Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş.

Bu yüzden bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.

İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok. "Doğum,güneşin yeniden doğuşu"

Sümerolog
Muazzez İlmiye ÇIĞ

http://www.turkiyeturizm.com/news_detail.php?id=24387

İŞ YERİNDE MOBBING - DUYARSIZ KALMAYALIM


TÜRKİYE'DE MOBBİNG YAYGINLAŞIYOR


İstanbul Kadıköy'de faaliyet gösteren ve Türkiye'nin ilk Kadın Araştırma Merkezi özelliğini taşıyan Bilge Kadın Araştırma Merkezi (BİLKA) tarafından işyerinde psikolojik taciz raporu hazırlandı.

İşyerinde psikolojik tacizin ulaştığı boyutların yanı sıra, Türkiye ve dünyada yaşanan psikolojik tacizin bireyler üzerindeki olumsuz etkileri, çözüm önerilerine kadar bir çok tespiti de gözler önüne seriyor.

İstanbul Kadıköy'de faaliyet gösteren ve Türkiye'nin ilk Kadın Araştırma Merkezi özelliğini taşıyan BİLKA, yeni bir rapora daha imza attı. Yönetim Kurulu Başkanlığını Avukat ve Adli Bilimler Uzmanı Alev Sezen'in yaptığı BİLKA (Bilge Kadın Araştırma Merkezi) işyerinde psikolojik taciz (mobbing) raporu hazırladı. Koordinatörlüğünü Dilşat Özer'in yaptığı projede, işyerindeki taciz her yönüyle irdeleniyor.

TACİZDE BULUNAN 18 AYRI KARAKTER

Raporda, uzun bir süre zorbalık, kötü muamele, işyeri terörü, işyeri zorbalığı, iş (çalışan) tacizi, yıldırma, duygusal taciz, kurban etme, gözdağı verme, sözlü taciz, yatay şiddet, psikolojik terör gibi farklı adlarla anılan mobbing'in, günümüzde, örgüt psikolojisi üzerine çalışanların işyerindeki psikolojik şiddeti tanımlamak amacıyla kullandıkları bir kavram haline geldiğine dikkat çekiliyor.

Raporda, Mobbing uygulanan kişilerin ve işyerlerinin genel özelliklerinin olduğundan bahsedilirken, Prof. Pınar Tezcan ile yardımcı Doçentler Fuat Bayram ve Hediye Ergin'in hazırladığı 'İşyerinde Psikolojik Taciz' isimli eserde, işyerinde psikolojik tacize uğrayan mağdurların 18 ayrı karakter tipinde incelenmesi gerektiği ifade ediliyor.

Prof. Dr. Acar Baltaş'ın görüşlerine yer verildiği raporda, çoğu kez üstün mesleki özelliklere sahip kişilerin yıldırmaya hedef olabildiklerine dikkat çekiliyor. Baltaş'ın konuyla ilgili görüşlerinin yansıtıldığı raporda şu ifadelere yer veriliyor:

"Yetkinlik düzeyleri yüksek, dürüst, başarı yönelimli, kendilerini işlerine adamış kişiler bazı kişileri rahatsız edebilir ve şimşekleri üzerlerine çekebilirler. Bu tür kişiler, insanlara güven duyar, iyi niyetlidir, politik davranmayı bilmez. Kurumlarına çok bağlıdırlar ve işleriyle özdeşleşmişlerdir. İşlerini kaybetmek, onları daha da derinden etkiler. Stresle başa çıkamadıkları için özel yaşamları da bozulur, sağlık sorunları baş gösterir."

Raporda işyerinde psikolojik tacizin kar amacı gütmeyen kuruluşlarda, okullarda ve sağlık sektöründe daha yaygın göründüğüne dikkat çekilirken, yüksek işsizlik oranları ve dolayısıyla çalışanın değersiz görülmesi nedeniyle her işyerinde ve her türlü kuruluşta bu suça rastlandığı belirtiliyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın görüşlerinin yer aldığı bölümde ise mobbingin şirket kültürü oluşmamış, patron odaklı firmalarda daha çok yaşandığını belirtirken, Prof. Acar Baltaş'a göre, akılcı ve insan kaynağına değer
veren yönetimlere sahip şirketlerde, yıldırma hareketine az rastlanır. Genellikle yönetim zaafı olan ya da kârlılığı, verimliliği ve disiplini en öncelikli değer olarak gören, ekip çalışmasının yapılamadığı, iletişim kanallarının kapalı olduğu, çatışmaların örtbas edildiği, günah keçisi anlayışının bulunduğu kurumlarda ortaya çıktığı vurgulanıyor.

Prof. Baltaş ise mobbinge başvuranların, genellikle, kendi eksik taraflarını, korku ve güvensizliklerini, bir başkasını küçük düşürerek telafi etmeye çalışan, farklılıklara karşı hoşgörüsüz, ikiyüzlü, kendini üstün gören ya da göstermek isteyen, aşırı denetleyici ve kıskanç kişiler olduklarını ve hedef aldıkları kişinin zor durumlarıyla eğlenerek, kendi yetersizlik duygularını yenmeye çalıştıklarını vurguluyor.

Prof. Tezcan ile yardımcıları, işyerinde psikolojik taciz uygulayan yöneticileri bu davranışa iten ortak özelliğin ''kendi eksikliğini gidermek'' olduğunu belirterek, 15 ayrı mobbingci tipi sıralıyor. Mobbingci tiplerinden bazıları şunlar:

"Fesat mobbingci: Yeni kötülükler arayan bir kişidir. İftiralarla başkalarını yaralamaya çalışır.
Pusuda bekleyen mobbingci: İzleyici konumundadır, hedef kişiye bariz saldırmasa da pusuda bekler. Mağdura yapılan tacizi durdurmaya çalışmaz.
Hiddetli mobbingci: Karakter özelliği nedeniyle fevridir. Sürekli bağırma, beddua etme modundadır. Sinir ve huysuzluk krizleriyle işyerini çekilmez yapar.
Megaloman mobbingci: Kendisini herkesten üstün görür. Kendine olan güvensizliği başkalarına karşı kıskançlık, nefret ve saldırganlık olarak yansır. Bu kişiye göre tüm kaynakların kontrolü kendisindedir. Uydurduğu kurallara herkes uymak zorundadır.
Sadist mobbingci: Başkalarını köşeye sıkıştırmaktan, mahvetmekten büyük zevk duyar. Bu kişi ''sapkın narsist'' olarak da tanımlanabilir. Hiyerarşik kademelerde yükselebilmek için her yola başvurabilir.
Eleştirici mobbingci: Başkalarının yaptığı işten hiç memnun kalmaz, sürekli eleştirir. İşyerinde memnuniyetsizlik ve gerginlik dolu bir iklimin oluşmasına sebebiyet verir.
Dalkavuk mobbingci: Amirlerinin gözüne girmek için yaranma halindedir ve her şeyi yapmaya hazırdır. Amirin dalkavuğu gibidir.
Zorba mobbingci: Sadist mobbingciye benzer. Son derece acımasız ve zalimdir. İnsanlara köle gibi davranır.
Korkak mobbingci: Bir başkasının daha başarılı olacağı, yükseleceğini düşünerek paniğe kapılır. Kendini korumak için mobbing uygulamayı seçer".

TÜRKİYE'DE MOBBİNG YAYGINLAŞIYOR
Mobbing konusunda Türkiye'de çok az araştırma yapıldığı belirtilen raporda, konuyla ilgili şu bilgiler veriliyor:

"Human Resources Management'in, Türkiye'deki mobbing vakalarını araştırmak amacıyla yenibiris.com üzerinden düzenlediği ankete 100 kişi katılmış, katılanların yüzde 56'sını erkekler, yüzde 44'ünü ise kadınlar oluşturuyor. İş hayatında mobbing ile karşılaştıklarını söyleyen katılımcılar, yüzde 81 ile en büyük dilimi oluştururken, hiç karşılaşmayanların oranı ise yüzde 2'de kalıyor. Katılımcıların; Yüzde 70'i, bu davranışı, yöneticisi konumunda olan kişi ya da kişilerin gösterdiğini belirtirken, yüzde
25'i aynı seviyedeki çalışma arkadaşları, yü eren yönetimlere sahip şirketlerde, yıldırma harekezde 1'i de diğerleri tarafından mobbinge uğradığını belirtmiş. Anket sonuçlarına göre; bu vakaların, Yüzde 27'si istifa etmiş, yüzde 25'i bilmezden gelip işe devam etmiş, yüzde 18'i işten çıkarılmış, yüzde 17'si ise bu durumu üst yönetim ya da İnsan Kaynakları yetkilisine iletmiş, yani kurumsal bir yaklaşıma başvurmuş. Geri kalan küçük bir oran ise, farklı sonuçlara ulaşmış; örneğin üst yönetim ile konuşup
değişiklik olmayınca istifa etmiş, durumu ilk amirleriyle paylaşmış ya da benzer bir tavırla karşılık vermişler".

SANAL MOBBİNG SUÇU ARTIYOR
Raporda, günümüzde gelişen teknolojinin ürünleri sayesinde sanal ortamlarda da insanlar birbirini tehdit etme fırsatı bulabiliyor ki bu durum, "sanal mobbing" olarak ifade ediliyor. Cep telefonu ile çekilen görüntü ve fotoğrafların internet üzerinden yayımlanması sanal mobbingin tipik örnekleri arasında gösteriliyor. Öğretmenin sandalyesinin bacağını kesip düşüşünü filme aldıktan sonra video paylaşım sitelerinde yayımlamaktan tutun da, eski kız arkadaşının iletişim bilgilerini yaymak veya fotoğraflarını
rızası olmaksızın internete yüklemek gibi birçok yöntem sanal mobbingin konuları arasında sayıldığının altı çiziliyor. Dolayısıyla sanal mobbing klasik mobbingin çerçevesini genişleterek, ast üst arası psikolojik yıldırma çabasının ötesinde, mobbing uygulamak isteyenlerin eline daha da farklı enstrümanlar sunduğu belirtilen raporda, internet yoluyla elde edilen bilgilerin kişilerin aleyhinde kullanılması da yine birçok kişi için baskı oluşturduğu belirtiliyor. Raporda, hangi şekilde olursa olsun veya hangi amaca hizmet ederse etsin mobbing, kişiyi psikolojik ve ekonomik hasarlarla dolu bir uçuruma sürüklediğine ve intiharlara yol açtığının altı çiziliyor.

İNTİHARA KADAR GÖTÜRÜYOR
Raporda, Almanya Eğitimciler Sendikası GEW'in bu yönde yaptığı araştırmada, Almanya'da 50 bin öğretmen ve öğrenci sanal mobbing kurbanı olduğu belirlendiğine dikkat çekiliyor. Verilen istatistik bilgilere göre, Dr. Leymann'ın tahminlerine göre ABD'de yılda 4 milyon kişi mobbing kurbanı oluyor. İngiltere'de çalışanların yüzde 50 sinin, İsveç'te ise yüzde 25'inin çalışma hayatlarının herhangi bir döneminde "zorbalığa" maruz kaldıkları ortaya çıkmış.

Amerikalı araştırmacı Michael H. Harrison tarafından yakın zamanda ABD'de 9 bin kamu çalışanı üzerinde yapılan araştırmada da, kadın çalışanların yüzde 42'sinin, erkek çalışanların ise yüzde 15'inin son iki yılda zorbalığa uğradığı, bunun kayıp zaman ve verimlilik açısından ABD bütçesine 180 milyon dolara mal olduğu hesaplandığı raporda verilen bilgiler arasında bulunuyor. İsveç'te intiharların yüzde 10 ila 20'sinin işyerlerinde mobbing sonucu olduğu anlaşılırken, İtalya'da yapılan araştırmalar 1,5 milyon kişinin mobbing nedeniyle zarar gördüğünü ortaya koyduğu belirtiliyor. Mayıs 2006'da, Right Management Consulting tarafından, toplam 18 ülkenin çalışanlarıyla yapılan bir araştırmada, sonuçlar, aslında 13 ülkede çalışan güveninin geçmişe göre yükseldiğini göstermiştir. Araştırmalara göre en çok yaşanan mobbing çeşitleri şöyle: "Yüzde 16, olmayan hatalar çc eren yönetimlere sahip şirketlerde, yıldırma harekeıkarma Yüzde 9, ters bakış Yüzde 6, toplantıda aşağılama Yüzde 14, tecrit etme Yüzde 6, duygu ve ruh halinde iniş ve çıkışlar Yüzde 13, kendisinin bile uymadığı saçma katı kurallar koyma Yüzde 9, başarılı işleri açıkça yok sayma Yüzde 5, sertçe eleştirme".

MOBBİNG'İN TANIMI
Latince "mobile vulgus" dan türeyen Mobbing terimi; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı verme, özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulaması olarak tanımlanır.

Son zamanlarda psikoloji, sosyoloji ve hukuk gibi çeşitli alanlarda disiplinlerararası çalışılan bir konu haline gelen "Mobbing", ilk olarak 1960'larda bir hayvanbilimci olan Konrad Lorenz tarafından, büyük bir hayvanın tehdidine karşı daha küçük hayvan gruplarından gelen karşı saldırıları isimlendirmek için kullanılmıştır.

30 Mayıs 2009 13:04
SABAH GAZETESİ

Kurban Olmak




kurban bayramı...
ne tuhaf bir şey...
evde aylaklık yapmaya fırsat bulma dışında çekici hiçbir yönü yok...

Lao Tzu'dan bir öykü


Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler, ama içlerinden "Bu herif sahiden geri zekalı" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."


Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun ortaya çıktı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."


"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."

Lao Tzu
Tao Te Ching